Mart Defteri - 13 Mart
13 Mart
Bugün Cumartesi’ydi. Arayacak kimse yoktu. Birilerini aramayı düşündüm aslında, ama içimden de gelmedi pek. Bütün günü evde geçirdim. Zaten başka çarem de yok gibiydi. Dışarıda korkunç bir yağmur vardı bugün.
Sabah erkenden başladı yağmur. Hava karardı. Bir yağmaya başladı, akşama kadar aralıksız yağdı. Bir ara dindi, ama şu anda yine yağıyor. Yağmurlu günlerde evde oturmak, hem çok güzel, hem de berbat.
İnsanın bir yandan çok hoşuna gidiyor. Buğulanmış camların ardında oturup televizyon izleyerek sütlü kahve ya da çay içmek süper oluyor. Caddeden şemsiyelerle geçen insanların yerinde olmadığın için şükrediyorsun. Kanepeye oturup, bacaklarına bir battaniye örtüp, televizyon izliyorsun. Çok güzel, değil mi? Bazen böyle havalarda evde uyumak da çok zevklidir. Hem de televizyonun karşısında.
Bir yandan da hiç hoşuna gitmiyor insanın. Çünkü hava kapalı ve iç sıkıcı oluyor zaten. Böyle bir havada kapalı bir mekanda oturmak zor oluyor bazen de.
Kimsenin olmaması kötü bir durum, ama fark ettim ki uzun zamandır evde oturmamışım pek. Annem bana içecekler hazırladı arada. Fena olmadı, ama doğrusu bunun yerine arkadaşlarımla saçma sapan, anlamadığım bir filme gitmeyi tercih ederdim.
Bir ara Necati’yi arayıp, ona haklı olduğunu, ama şarkı için ne kadar kızdığımı falan anlatmak istedim. Ama bunu yapamam Mart Defteri. Babam bana gururlu olmayı öğretti bunca yıldır. O gururlu bir adamdır.
Bir ara da babamın yanına, dükkana gitmeyi düşündüm. Ama o da pek cazip gelmedi. Dükkanda yapabileceğim hiçbir şey olmuyor genelde. Oturup çay falan içiyorum. Pek eğlenceli değil. Mahmut Abi’yle Ayşegül Abla da benden epeyce büyükler.
Onları tanımıyorsun değil mi? Bizim beyaz eşya bayiinde çalışanlar. Ayşegül Abla sekreter. İyi biridir, beni de çok sever, ama pek konuşacak konumuz yok. Arada giderim, gitmediğimden değil. Ama çoğunlukla sıkılıyorum. Beni yeğenine almak istediğini söylüyor sık sık. Pek ciddi olduğunu sanmıyorum.
Mahmut Abi’nin zaten bir sürü işi oluyor. Babamla dedemin sağ kolu o. Dükkanda olduğum sürece bir şeylerle uğraşıyor. O da sıkıyor yani.
Bu yüzden uzun zaman televizyon izledim. Sonra bir süre odamda oturdum. Burada yani. Odamı biliyor musun? Sen onun bir parçasısın. Ama sana anlatayım.
Tek pencereli, küçük bir oda. Buralarda çok geniş evler bulunmuyor. Şehrin merkezi sayılır buralar. Evler genelde nispeten eski. Zamanında nedense apartman dairelerini küçük yapıyorlarmış.
Bu dediklerime bakarak, çok fakir bir yerlerde yaşadığımı sanabilirsin. Tam tersine. Buralarda evler çok pahalı ve çarşı içinde bizim apartman da.
Geniş sayılacak bir masam var. Senin ve diğer hemen her şeyin üzerinde durduğu masa. Masanın üzerinde kitap rafları, odanın diğer yanında karyolam ve bir de pufum var. Başka da pek bir şey yok. Odanın ortasında bir boşluk var bunlardan dolayı. Bazen yerde, halının üzerine otururum. Sırtımı yatağa dayar otururum orada. Bazen de pufum da otururum.
Bilgisayarım yok Mart Defteri. Derslerim çok iyi olmadığı için bana bilgisayar almıyorlar. Olsun isterdim. Belki bir gün alırlar.
Masanın başında oturup yazıyorum sana. Pencerem sağımda kalıyor ve arada camın buğusunu silip caddeye bakıyorum. Çok sıkıcı yani. Caddede insanlar yürüyüp duruyorlar. Nereye gidiyorlar? Varabiliyorlar mı? Neler düşünüyorlar? Ne kadar çoklar.
İşte böyle. Mart Defteri, görüyorsun, sıradan bir hayatım var. Arkadaşım olmaması dışında. Herkesin arkadaşları var benim dışımda.
Bir ara Kerim’i arasam diye de düşündüm, ne yalan söyleyeyim. Büyük ihtimalle çok şaşırırdı ben arasam. Bizim okulda herkesin bir grubu vardır ve onlardan başka insanlarla pek görüşmez kimse. Yani araları kötü değildir, ama grup dışındakilerle görüşmeleri mantıklı gelmez kimseye. Hemen kıskançlık falan olur. Bu da normal bence.
Ben de öyleydim. Bir grubum vardı. Grubum dağıldı açıkça. Önce Necati, sonra ben ayrıldık. Ramazan’la Ahmet’in de ayrılması yakındır bence. Her şey yok oluyor Mart Defteri. Öleceğiz, değil mi?
Entropiyi bilir misin? Benim fazla kafam basmıyor, ama anladığım kadarıyla “her şeyin yok olmaya özlemi” denebilir. Bu İbrahim’in cümlesi aslında. Bir ara bizim okulda popüler olan bir kitap vardı bu konuda. Ben de okudum. Çok bilimsel falandı, bir şey anlamadım.
Ama İbrahim’le konuştuk bir gün. O bana dedi ki, “Her şey yok olmaya mahkum Tahir. Düzen oluşması için enerji gerekir. Kaos doğaldır. Entropi de bunu ifade ediyor. Hepsi bu. Her şeyin yok olmaya özlemine entropi deniyor.”
Karışık değil mi? Ama anlıyorum Mart Defteri. Her şey yok olmaya özlem duyuyor. Ben de duyuyorum bazen. Hiç olmayan abimi düşünüyorum bazen. Hiç var olmasaydım, var olmayan bir abim olur muydu? Var olmayan abimle dünyadaki dertlerden uzak yaşar mıydık?
Ben de yok olmak istiyorum. Ama öyle acılı, ümitsiz bir şekilde değil. Sadece var olmamış olmak istiyorum. Kimsenin benim varlığımdan haberdar olmadığı, yokluğumu da hissetmeyeceği bir durumu özlüyorum yani. Abim gibi. Annemin abim olmadığı için üzüldüğünü sanmıyorum.
Allah Allah. Ne kadar felsefe yaptım ya. Bütün bunlara ne gerek var, değil mi? Varız işte. Öleceğiz. Bu kadar basit.

