Mart Defteri - 4 Mart
4 Mart
Bugün okul çıkışında Ramazan’la biraz dertleştik Mart Defteri. Diğerlerinin işleri vardı. Çok dertli bir çocuk doğrusu. Onun gibi birinin böyle sorunları olduğunu tahmin etmezdim. Herkesin derdi var, değil mi?
Bizim okulun yakınında bir park var. Arada gider otururuz orada. Pek gelen giden olmaz o parka. Güzeldir. Çevresinde çiçekler oluyor. Birkaç ay sonra görmelisin orayı.
Hava güzeldi yine. Ben Ramazan’a şarkıdan bahsettim. Sonra hikayeden bahsettim. Biraz dert yandım anlayacağın. Aslında bu tür konularda dert yanmam pek. Yani insanlar beni anlayamazlar. Belki de anlarlar, kim bilir? Sence anlarlar mı?
“Oğlum, Tahir,” dedi bana, “kafanı bir şeye taktığına değmez. Bu hayat çok kısa.” Güldü.
“Nasıl takmayayım Ramazan?” dedim, “Sen aptal değilsin. Ben aptalım.” Kafamı öne eğdim.
Elini omzuma koydu. “Sen beni çok akıllı sanıyorsun, öyle mi?” dedi.
Şaşırdım. Çok akıllı bir çocuktur yani. Kafası zehir gibidir. Herkes bilir bunu sınıfta, hatta okulda. Çok arkadaşı vardır hem. Herkesi tanır. Aklına gelebilecek herkesi tanır. Gerçekten şaşırdım Mart Defteri. Ne dedi, biliyor musun?
“Ben akıllı değilim Tahir, değilim.” dedi. Parkın yanında cadde vardır bizim. Uzun uzun geçen arabalara baktı. Ben ona baktım bir şey daha diyecek diye, demedi. En sonunda dayanamadım.
“Niye ki?” dedim.
“Boş ver.” dedi, sonra birden neşelendi ve sordu, “Ne yazacaksın peki hikaye olarak?”
“Bilmiyorum. Aklımda hiçbir şey yok.” Zor Mart Defteri, zor. İnsan ha deyince hikaye yazamaz ki! Hem ben hiç hikaye yazmadım. Bu yüzden zor. Aslında bu sabah aklıma bir şeyler geldi, gelmedi değil. Amerika’da yaşadığım bir olayı anlatmak istedim hikaye olarak, ama pek güzel bir hikaye olmazdı herhalde. korkunç bir gözü olan bir adamla ilgili. Sana sonra anlatırım.
Neyse, sonra Ramazan dedi ki, “Sana bir sır vereyim mi?”
Heyecanlandım. “Ver.”
“Ben bir hikaye yazdım bile.”
“Hadi ya? Ne zaman?”
İşaret parmağını salladı bana. “Ama kimseye söylemek yok.” Parmakları bir tuhaftır onun. Elleri kocamandır. Parmakları da öyle. Uzun uzundur parmakları. Zeytinyağlı yaprak sarmasını andırır, ama daha uzun. Şimdi nasıl canım çekti Mart Defteri. Anneme söyleyeyim de yapsın.
“Söylemem.” dedim ve izci sözü verdim.
“Ben eski bir hikayeyi okuyacağım. Akbaba dergisinde yayınlanmış bir hikaye. O çok eski bir dergi.”
“Hadi ya?” Ramazan benim sır tutacağımı iyi bilir. Kimseye söylemem. Bana bir sır verildiği zaman ölene kadar saklarım onu. “Ama anlamazlar mı?”
“Anlamazlar.” Güldü, “Anlasalar ne olacak ki? Dava mı edecekler?”
“Ama rezil olursun.”
Elini salladı havada. “Boş ver. Hikaye yazmaktan iyidir.”
Biraz konuşmadık. Benim kafamda bir plan vardı aslında. Ben de böyle yapacaktım. Ama iyi fikir değil mi Mart Defteri? Yani anlasalar ne olacak ki? Hikayeyi yayınlayacak değilim ya. Alt tarafı sınıfta okuyacağım. Ne olacak sanki?
“Bence,” dedim, “iyi fikir.”
“Tabii ki iyi fikir. Benim fikrim.”
“Sen çok akıllısın Ramazan. Neden akıllı olmadığını söyledin?”
Biraz düşündü. Yüzüme baktı. Gözümün içine baktı Mart Defteri. Sanki hafifçe gülüyormuş gibiydi. Ama emin değilim. Hüzünlü müydü? Bilmiyorum Mart Defteri, gerçekten.
Elini yüzünün önünden geçirerek şöyle dedi: “Maskeler Tahir. Maskeleri bilir misin?”
Güldüm. “Bende bir sürü var!” dedim. “Korkunç yeşil bir canavar maskem var. Sana gösteririm.”
O da güldü. “Öyle değil. Gerçek maske değil.”
“Nasıl maske?”
“Hayali maskeler.”
Bir şey demedim. Ama anladım sanırım. Zaten gerek kalmadı, o devam etti. “İnsanlar seni nasıl görmek istiyorsa, öyle olursun.” dedi, “Anladın mı? Maske budur.” Elini yine yüzünün önünden geçirdi.
“Anladım.” dedim. Gerçekten anlamıştım Mart Defteri. Yani olmadığın biri gibi davranmayı kastediyordu. Ramazan çok dertliydi, anlıyor musun? Benim yapamadığım bir şeyi yapıyordu. Onlarla ağlıyor, onlarla gülüyordu. Ramazan çok dertliydi Mart Defteri. Biraz düşündüm. En sonunda söyleyecek bir şey buldum:
“Ne gerek var ki maskelere? Kendini niye üzüyorsun boş yere?”
Gülümsedi. Kafasını caddeye çevirip geçen arabalara baktı. Sonra bana dönüp, “Sen anlamazsın Tahir.” dedi, “Kusura bakma, hakaret etmek için demedim. Sen anlamazsın, çünkü senin maskelerin yok.”
“Olmasını isterdim.”
“Olsaydı, istemezdin.” dedi.
Sonra havadan sudan konuştuk. Ama anladım ki Ramazan bana çok benziyor Mart Defteri. İnsanları anlamıyor o da. Onlar gibi olmak istiyor, ama olamıyor. Bilemiyorum. Sence nasıl? Ama cevap veremezsin değil mi? Sana ne çok soru soruyorum. Keşke cevap verebilseydin.
Biliyor musun, sen benim yakın bir arkadaşım oldun sanki. Sanki Ramazan’la konuştuğum gibi seninle de konuşuyorum. Parktan sonra pastaneye gittiğimizdeki gibi değil ama. Parktaki gibi.
Ramazan pastanede çok daha iyiydi Mart Defteri. Gülüyordu sürekli. Yine bana Tahir-men diyordu. Eski haline dönmesine sevindim aslında. Onu üzgün görmek istemiyorum, anlıyor musun?
Bugün başka bir şey olmadı pek. Annem yine dışarıda çok gezdiğim için biraz laf etti gerçi, ama genel olarak barış dolu bir gündü. Akşam saatlerce televizyon izledim.
Dertlerden bahsedince bundan da bahsetmesem olmaz. Televizyonda bir kadın gördüm bu akşam. Ne çok derdi vardı kadının. Meğer ben ne mutlu bir insanmışım Mart Defteri?
Hayat zor galiba, değil mi? Neyse, iyi geceler. Seni kimsenin okumaması için dua ediyorum.


Keşke herkez maskelerini çıkarsa. Ama biz kendimizi akıllı sanan insanlar maskesiz çıplak gibi hisediyoruz.
Aynen katılıyorum.
Anlatımınızdaki akıcılık çok güzel,cümlelerinizin uzunluğu çocuğun zeka seviyesine uygun.Bununla birlikte bana göre “aslında” kelimesi biraz fazla tekrarlanmış.Devamını merakla bekliyorum.
Bence bu çocuk salt zeka özürlü değil.Saflığı birazda yetiştiriliş tarzından geliyor gibi
Merhaba Nezihe Hanım. Okuduğunuz ve yorum yazma zahmetine katlandığınız için teşekkür ederim.
İki konuda da haklısınız. “Aslında” kelimesini kullanmaya eğilimim çok fazla. Genelde yazdıklarımın ilk taslağında her zaman biraz fazla oluyorlar. Elimden geldiğinde elemeye çalışacağım onları. Bunun nedeni nedir bilmiyorum. Belki de anlattıklarımın doğru anlaşılmasını çok önemsiyorum.
Diğer meselede de haklısınız. Tahir aslında çok aptal biri değil. Bundan sonraki bölümde de göreceğiniz gibi, aslında fena da çalışmıyor kafası. Ama Amerika’da yetişen ve eğitim gören bazı çocuklar bizim çocuklardan çok farklı oluyorlar.