Mart Defteri - 10 Mart
10 Mart
Oktay Hoca hikayeleri topladı bugün. Korkuyorum biraz. Ama anladığım kadarıyla herkese okutmayacak hikayesini. Bu da oldukça iyi bir gelişme. Okumak zorunda kalmayacağım. Sadece beğendiği hikayeleri okutacak demek ki. Kurtuldum bu işten de yani Mart Defteri.
Kompozisyon yazmak biraz daha kolay geliyor bana. Tabii düzeltilmesi gereken yanları oluyor, ama kompozisyon daha kolay. En azından bir formülü var. Giriş, gelişme, sonuç. Hepsinde ne anlatacağın belli. Ayrıca her paragrafta ayrı bir fikir olması gerekiyor. Yani hikayeden daha kolay.
Ama hikayede Mart Defteri, emin olamıyorsun paragraflarından. Nerede paragraf yapacağını bilemeyebiliyorsun. Neyse işte, bu işten de kurtuldum. Oktay Hoca’yı kırmadan atlattım bu işi de.
Oktay Hoca ilginç biridir, biliyor musun? Genelde diğer hocaların aksine, derslerde konuyla hiç ilgisi olmayan konulardan da bahseder. Türk Dili dersinin özelliği herhalde tabii. Hayata dair birçok şeyden bahseder.
Birçok yazardan güzel bazı sözler söyler. Bazen sözü o kadar benimsemiştir ki kendi sözü gibi söyler. Kendi sözü mü, yoksa başkasının sözü mü anlayamazsın. Bir seferinde demişti ki, “Mektuplarınızı gece okuyun. Sabah dahi alsanız mektubu, bekleyin ve gece okuyun.” Garip gelmişti bana da. Aslında uzun zamandır mektup almıyorum. Ama fark ettim ki, Amerika’dayken aldığım mektupları zaten geceleri okurdum. İster istemez öyle yapardım. Demek ki bunu seviyordum.
Artık hiç mektup yazmamamız ne kötü değil mi Mart Defteri? E-posta atıyoruz, ama bir mektubun tadını vermiyor. Çünkü e-postalar kısa ve onların hemen cevabı geliyor. Onun da kendine göre bir tadı var tabii, ama mektubun cevabını beklemekten, ulaşıp ulaşmadığını bilmemekten kaynaklanan o tedirgin duygular yok oldu artık. Bilemiyorum Mart Defteri. Ben mektupları özlüyorum. Onun yerini tutan bir şey yok henüz.
Bir gerçek daha var tabii. Ben mektup yazmakta çok zorlanırdım. Küçük yaştan beri yazdığım için fena yazmıyordum, ama her seferinde korkardım mektuba başlamadan önce. Sahne korkusu gibi. Ne komik değil mi?
İşte böyle. Oktay Hoca bunun gibi daha pek çok konuda konuşur. Güzel tavsiyeler verir. Ama kimsenin umurunda olmaz bunlar. Bence çok önemli konulara değinir Oktay Hoca, ama herkes onun dersini de diğerlerinin dersi gibi algılıyor. Ders işte. Bence öyle değil Mart Defteri.
Bugün ne kadar derin konulara girdim değil mi? Oktay Hoca’dan bahsedince derin konuşmak gerekiyor. Çünkü o çok okuyan, çok bilgili bir adam.
Benim Türk Dili hocası olmak istememde onun büyük etkisi var. Ama bu pek mümkün değil herhalde. Onun yerine iyi bir İngilizce öğretmeni olurdum herhalde. Hem de İngilizce derslerinde Oktay Hoca’nınki gibi konulara girerdim belki. Onun bize söylediklerini diğerlerine söylerdim. Belki İngilizce olarak söylerdim, ha Mart Defteri? Ne dersin? Güzel olurdu, değil mi?
Ama derslerime çalışmam lazım. Bunu yapamıyorum bir türlü işte. Neyse.
Ramazan da hikayesini verdi. Akbaba Dergisi’nden bir hikayeyi verdi o. Eski bir hikaye. Bir mizah hikayesi. Dilini biraz sadeleştirmiş. Dediğine göre, bazı kelimeleri yazdığına inanmaları için sözlüğe bakmış defalarca. Garip çocuk doğrusu. İnsan o kadar sözlüğe bakana kadar, bir hikaye yazıverir. Bilmiyorum, ama ben böyle düşünüyorum şahsen. Yine de Ramazan mantıklı bir şey yaptı belki de. Yazamıyor işte Mart Defteri, ne yapsın?
Ahmet ne yazdı bilmiyorum. Bana göstermedi. Yazdığı hikayeyi göstermek istememesini anlayabiliyorum. Ben de okumak istemiyorum sınıfta doğrusu. Ne anlattığını hiç bilmiyorum.
Necati’nin ne yazdığını merak ediyorum doğrusu. O güzel yazar. Acaba nasıl yazdı? Herhalde güzel bir hikaye yazmıştır. Aman bana ne canım? Zaten sinir oluyorum herife. Ne hali varsa görsün.
Mektup deyince aklıma geldi de, sanki benim sana yazdıklarım bir nevi mektup sayılır, değil mi? Sana mektup yazıyorum ben. Mektup yazmayı özleyenler günlük yazmalı herhalde, değil mi Mart Defteri?
Hikayemi Oktay Hoca beğenir mi acaba? Hala şu para meselesinde konuşmayı düşünüyorum onunla. Bugün de “param yok” dedim.
Sana en garip gelişmeyi anlatmadım Mart Defteri. Ramazan bana sordu bugün paramın neden olmadığını. Şöyle bir konuşma geçti aramızda.
“Niye paran olmadığını söylüyorsun Tahir?”
“Yok da ondan. Sana yalan mı söyleyeceğim Ramazan?” Çok utandım bunu söylerken. Açıkça yalan söylüyorum.
“Necati’nin söylediklerini ciddiye mi aldın yoksa sen?”
“Hayır.”
“Bak, o bizi pek sevmiyor. O yüzden öyle konuşuyor. Arkadaşlar arasında paranın lafı olmaması gerekir, değil mi?”
“Bence de.” Hay Allah! Nasıl anlatacağım şimdi bunu.
“Bizim paramız olmuyor, biliyorsun.”
O sırada Ahmet girdi araya. “Boş versene Ramazan. Çocuk param yok diyor işte. Boş ver.”
“Ama abi yalan söylüyor. Değil mi Tahir?”
“Yalan değil. Kusura bakmayın.”
Bunu ne kadar devam ettirebileceğimi bilmiyorum Mart Defteri. En kısa zamanda Oktay Hoca’yla konuşmam gerekiyor. Ona bu işi devam ettiremeyeceğimi söyleyeceğim. Zaten bunun bir deneme olduğunu söylemişti, değil mi? Neyi deniyorum ki?
İşte bugün de böyle. Sevgiler.


Güzel gidiyor. Böyle arkası yarın dizileri gibi olunca tahmin yürütesi geliyor insanın ister istemez :)
Güzel güzel. Tahmin yürütmeniz benim doğru yolda olduğumu düşündürüyor.
Necati bence, Tahir’in hikayesini yazıd,
Para ile ilgili ve arkadaşları ile ilişkisini,
Necati ders çıkarsın diye,
Bizimkinin ne yazdığını tahmin edemiyorum,
Oktay hocayı daha iyi tanıdık bugün,
Ben de çok sevdim onu,
Ramazan ve Ahmet’in foyalarının ortaya çıkmasını sabırsızlıkla bekliyorum
Necati iyi çocuk :))
Aslında Tahir’in yazdığı hikayeden biraz bahsetmiştim. Ama bakalım Necati ne yazdı?