Mart Defteri - 12 Mart
12 Mart
Ramazan’la Ahmet şaşırdılar Mart Defteri. Hiç beklemiyorlardı benim onlara küsmemi. Oktay Hoca böyle yapmamı söylemedi, ama ben dayanamadım. Ramazan çok kızdı.
Bugün yanıma geldiler okulda ikisi. Hiçbir şey yokmuş gibi konuşmaya çalıştılar. Ben onlara soğuk soğuk baktım.
“N’aber Tahir-men?” dedi Ramazan.
Cevap vermedim. Kafamı çevirdim.
“N’oldu lan?” dedi, “Küstün mü yoksa?” Güldü. Küsmüş olabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. Aslında benim paramı yediklerini anlamama bile ihtimal vermiyorlardı.
Ben uzaklaştım yanlarından. Arkamdan ne yaptılar bilmiyorum, ama Ramazan “Yürü, salak! Anca gidersin!” diye bağırdı.
Sonra Ahmet’e dönüp, “Adama bak ya, havasından geçilmiyor.” dedi. Ahmet hiçbir şey demedi.
Böylece resmi olarak küsmüş olduk yani. Kimsem yok kısaca. Oktay Hoca böyle yapmamı söylememişti, ama doğrusu elimde değildi.
Akşam anneme anlattım olanları. “Kimsem yok anne.” dedim.
“Oğlum, saçmalama.” dedi o da, “Daha bir sürü arkadaşın olur. Biri gider, biri gelir. En sonunda sen de kafana göre birini bulursun.” dedi.
“Anne bundan sonra pek mümkün değil.” dedim, “Kimse beni sevmiyor.”
“Ben o çocukları çok sevmezdim zaten.” dedi.
Cevap veremedim. Eskiden beri Ramazan’ı pek sevmezdi annem. Ama ben hep Ramazan’ın tarafını tutardım. Neyse, hayatta bunu da yaşamak varmış demek ki.
Keşke bir kardeşim olsaydı Mart Defteri. Bir arkadaş gibi olabileceğim bir kardeşim olsaydı. Ya da bana yardımcı olacak bir abim olsaydı mesela. Bana tavsiyelerde bulunsaydı. Ben onun yanında gezseydim. Onun arkadaşlarıyla takılsaydım. Ya da en azından kuzenlerim Ankara’da yaşasaydı. Onlarla takılsaydım.
Gerçi, düşünüyorum da, kardeşim olsaydı da istediğim gibi olmazdı herhalde. Hiçbir zaman istediğin gibi olmuyor zaten. Tanıdığım insanların hiçbiri kardeşiyle çok iyi anlaşamıyor. Ramazan’ın bir kız kardeşi, Ahmet’in bir abisi var mesela. Hiç benim hayal ettiğim gibi değiller. Necati’yle küçük erkek kardeşinin arası fena değildi, ama onlar da benim hayal ettiğim gibi değiller.
İnsanlar birer kardeşleri olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu neden anlayamıyorlar? İlla ki ölmesi mi lazım insanın kardeşinin, kıymetinin bilinmesi için?
Babam da amcamla hiç anlaşamazdı mesela. Halamla da öyle. Babam en küçük çocuktur. İkisiyle de geçinemedi pek. Küsmediler, ama pek görüşüyor da değiller. Babamın Amerika’ya gitmesinin arkasında biraz da bu vardı bence.
Çok para kazanacağını falan düşünmüştü, mühendisliği orada yaparsa. Ama en sonunda hem Türkiye’ye döndü, hem de mühendisliği bıraktı. Üstüne üstlük bir de bira derdi çıktı başımıza. Yani öyle sarhoş falan olmaz, bu açılardan sorunumuz yok. Ama genç yaşında ölecek diye çok korkuyor annem.
“Zaten,” diyor, “kilolu bir adam, bir de bu zıkkımı içiyor. Göbeği aldı başını gidiyor da, kalbine bir şey olmasa.”
Babam her fırsatta bira içer. Neden diğerleri gibi rakı falan içmez, bilmiyorum. Birayı sever daha çok. Her yemekte biramız hazırdır. Zaten kasayla alınır bizim eve bira.
Beni görebiliyor musun Mart Defteri? Göremezsin herhalde değil mi? Ben öyle kilolu falan değilim. Orta boylu, kumral, bildiğin bir gencim işte. Ne şişmanım, ne zayıf. Ne yakışıklıyım, ne çirkin. Ne uzunum, ne kısa. Ne tam akıllıyım, ne tam aptal. Her yerin ortasına beni koymuşlar sanki. Ölçmüşler, biçmişler, orta noktayı bulup, beni oraya koymuşlar. Bir de kardeş verselermiş, şöyle orta hallisinden, iyi olacakmış. Mesela benim gibi birine ortanca kardeş olmak yakışırmış, değil mi?
Anneminse kardeşleriyle arası iyidir aksine. Babam annemin kardeşleriyle de geçinemez pek, o ayrı. Ama anneme ayıp olmasın diye pek bir şey demez yüzlerine. Arkalarından pek sevmez ama onları.
Ben hepsini severim. Neyse ki, benim kimseyle görüşmeme karışan yok. Bütün kuzenlerimle aram iyidir. Aslında onlar burada yaşasalardı, Mart Defteri, harika olurdu.
İşte böyle. Bu akşam annemle biraz konuştuktan sonra, odama girdim ve oturdum uzun uzun. Ağlamak istedim biraz, ama içimden gelmedi pek. İçimden bir şey yapmak da gelmedi. Yazmak bile gelmiyor hatta.
Ama senin hatırın için yazıyorum. Ramazan ve Ahmet’e küstüm. Bu kadar basit miydi Mart Defteri? Ben onlara küstüm, onlar da bıraktı beni gideyim. Bu kadar mıydı yani?
Neyse, onlardan bahsetmeyeceğim. Biliyor musun, belki sınıfta beraber takılabileceğim başka çocuklar da vardır. Belki onlara bir şans vermeliyim, değil mi? İbrahim mesela, Necati’yle takılmasaydı, onunla iyi arkadaş olabilirdik belki. Bir de Kerim var. O da çok gırgır bir çocuktur. Dilek’e Ulaştırma Bakanı olur, diyen çocuk.
Bilmiyorum. Pek de düşünmemem lazım bunları. Ne olacaksa, olacak zaten. Biz Amerika’da bunu söyleyen bir şarkı dinlerdik Mart Defteri. Bir filmde çalıyordu. Eski bir film. Que sera, sera. What will be, will be. Ne olacaksa, olacak. Bak, aynı cümleyi üç dilde yazdım. İlginç oldu, değil mi?
Galiba bugün kendimi biraz daha iyi hissediyorum. İçimden bir şey gelmiyor, ama ağlamak ya da bağırmak falan da gelmiyor. Annemle konuşmam işe yaradı galiba. Babama söylemenin bir anlamı yok zaten. Bana doğru dürüst bir arkadaşın yok demişti. Şimdi haklı çıktığını söylemek istemem. Bunu söylemek istemiyorum Mart Defteri. Onun haklı olmasından nefret ediyorum.


Tahirin internet gibi bir arkadaşı yok herhalde
İnsanlar birer kardeşleri olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu neden anlayamıyorlar? İlla ki ölmesi mi lazım insanın kardeşinin, kıymetinin bilinmesi için?
:’(